16 Şubat 2014 Pazar

Kuzey Işıklarının Peşinde – II / II



Kutup çizgisinin kuzeyinde yılın büyük bölümü kar ve buz ile kaplı yollarda seyahat ediyor insanlar. Her arabada kar lastiği mevcut ve şoförler kaygan zeminde araç kullanma tekniklerine çok hâkim; neredeyse hiç kaza olmuyor yollarda. Petri, içinde seyahat ettiğimiz aracı sanki dümdüz ve asfalt bir yolda gidiyormuşuz gibi rahat ve seri kullanıyor ama pencereden baktığımda göz alabildiğine kar ve buz; yol nerede bitiyor, arazi nerede başlıyor anlayamıyorum. Konakladığım kabinden husky çiftliğine varmamız yaklaşık 1,5 saat sürüyor.

Kuzey kutup çizgisi // Canon SX200 IS

Arabadan indiğim anda köpeklerin çığlıklarını duyuyorum; çitin arkasında bazıları tek tek, bazıları grup olarak bağlanmış onlarca köpek. Girişte çiftliğin sahibi olan ailenin ikinci kuşak temsilcisi Paula ve küçük kızı karşılıyor bizi ve çiftlikle ilgili bilgi veriyorlar. Yaklaşık 25 senedir bu işi yapıyormuş Paula’nın ailesi ve şu anda kızak çeken 60 tane erişkin köpekleri varmış. Ayaküstü sohbetin ardından kızaklardan birinin yanına götürüyor ve kızağı nasıl kullanacağımızı öğretiyor, hemen ardından da bizim için hazırlanmış kızakları gösteriyor Paula. Kızakları kullanması oldukça kolay; işin çoğunu köpekler yapıyor. Geleneksel tarzda ahşaptan yapılmış kızaklar ayakta kullanılıyor ve köpeklere sağ - sol komutu vermek, gerektiğinde de ayağımız ile fren yapmak yeterli. Eğer yokuş yukarı çıkmamız gerekiyorsa veya bol kara saplandıysak kaykay yaparmış gibi tek ayağımızla kızağı iterek köpeklere yardımcı olmamızı tavsiye ediyor Paula.

Husky çiftliği // Burak Doğansoysal (c)
Canon 5d MkII + Canon 24-105mm f4.0

Her kızağı altı tane husky çekiyor ve bu köpekler çok dayanıklı; sadece bir tanesi bile kış koşullarında kızağı çekerek 200 km. civarında yol alabiliyor. Köpekler çığlık çığlığa bağırıyor, birbirleriyle oynuyor ve inanılmaz bir gürültü çıkartıyorlar. Kızaklarımıza yerleşip iplerini çözüyoruz ve Paula sinyali verir vermez köpekler müthiş bir süratle koşmaya başlıyorlar. Koşmaya başladıklarında tam bir sessizlik hâkim oluyor ortama ve sadece kızağın karda çıkarttığı ses duyuluyor. Üç kızak arka arkaya yol alıyoruz ve son derece keyifli bir yolculuk yapıyoruz. Zaman zaman kar çok bollaştığı için durmak zorunda kalıyoruz ve durduğumuz anda köpekler çılgınca havlamaya, ulumaya başlıyorlar. Paula’nın tavsiye ettiği gibi bol karda kızaktan inip ittirerek köpeklere yardımcı oluyoruz ve kızak tekrar hareket eder etmez huskyler susup olanca güçleriyle koşmaya başlıyorlar. Bu köpekler kış koşulları için yaratılmış ve durmayı hiç sevmiyorlar.

Yaklaşık bir saatin sonunda kısa bir mola veriyoruz. Açık bir alanda kızakları ağaçlara bağlayarak rehberimizin termosla yanına aldığı sıcak böğürtlen şerbetini kana kana içiyoruz. Şerbetlerimiz bitince birbirleriyle oynayan huskylerin arasına dalıyoruz ve bu muhteşem yaratıkları doyasıya seviyoruz. Kurtların yakın akrabası olan bu son derece ciddi ve asabi görünümlü köpekler aslında çok sevecen ve oyuncu olduklarını kanıtlıyorlar bize.

Huskyler boş kalmayı hiç sevmiyorlar; oyun oynamıyorlarsa mutlaka koşmak istiyorlar. Kalın bir kürke sahip husky türü köpekler -60°C’ye kadar rahatlıkla dayanıp kızak çekebiliyorlar. 1800’lü yıllarda bölgede yaşayan İnuitler tarafından bu amaçla yetiştirilmiş köpekleri daha fazla bağlı tutmamak için dönüş hazırlıklarına başlıyoruz.

Mola esnasında huskyleri severken // Canon SX200 IS

Eşyalarımızı toplayıp kızakları çözdükten sonra üç kızak yeniden yola koyuluyoruz. Ayağımızı frenden çekip “koş” emrini verdiğimizde ok gibi fırlayan köpekler kızaklarımızı çekerken ortama yeniden sessizlik hâkim oluyor. Uçsuz bucaksız bir beyazlık, taptaze ve buz gibi hava, yüzüme vuran rüzgâr ve sağır edici sessizlik; kızağı kontrol etmek zorunda olmasam düşlere dalmam işten değil.

Rüyada gibi yaşamaktır Laponya // Burak Doğansoysal (c)
Canon 5d MkII + Canon 24-105mm f4.0

25 kilometrelik parkuru tamamlayıp başladığımız noktaya dönüyoruz ama köpeklerden ayrılmak istemiyorum. Bu kadar kısa sürede bile hayvanlarla aramızda çok kuvvetli bir bağ kuruluyor; kutup koşullarında yaşamlarını sürdürebilmek için köpekleri aile fertleri gibi kollayan İnuitleri çok iyi anlıyorum. Tamamen keyif için yaptığımız gezi boyunca durduğumuz anlardaki şikâyetleri dışında cefakârca kızaklarımızı çeken köpekleri son bir kez sevip okşuyoruz. Hoşlarına gitmese de artık dinlenmek üzere çiftlikteki kulübelerine çekiliyorlar.

Kızaklarımızı bıraktıktan sonra arazide kurulu Laponya’ya özgü geleneksel çadıra davet ediyor Paula. Çadırın tepesinde bir açıklık var ve içeride yanan ateşin dumanı buradan dışarı çıkıyor. İçerisi ateşin aydınlığı dışında neredeyse tamamen karanlık ama gözlerimiz kısa sürede alışıyor. Paula’nın annesiyle tanışıyoruz ve sıcak böğürtlen şerbeti eşliğinde fırından taze çıkarttığı tarçınlı kurabiyelerden yiyoruz. Yarım saatlik keyfili bir sohbetin ardından Paula ve ailesine teşekkür edip, köpekleri çitlerin arkasından son bir kez sevip aracımıza biniyoruz ve kulübelerimize doğru yola çıkıyoruz.

Husky // Burak Doğansoysal (c)
Canon 5d MkII + Canon 24-105mm f4.0


1,5 saatlik yolculuğun ardından Lapon mutfağının muhteşem lezzetleri bizi bekliyor. Sebzeli balık pane, maydanozlu ve soslu patates, elk ve ren geyiği etli kavurmadan oluşan yemeğimizi yiyip şömine başında sıcak çikolatalarımızı yudumluyoruz. Günün en güzel vakti; yemek sonrası miskinlik üzerine sauna keyfi ve sonra kuzey ışıklarını görebilme ümidiyle rüyalara dalma. Dışarısı -24°C ama Laponya günün her anı insanın içini ısıtmayı başarıyor…

26 Ocak 2014 Pazar

Kuzey Işıklarının Peşinde – I / II



Yaşamın çelişkisi ölümle sonlanmasıdır. Ve yaşamın kendisi değildir aslında hoşa giden. Yaşadığını unuttuğun anların toplamıdır hayatının zirvesi; kendiliğinden, zorlamadan, zevk alarak yaşadığın anlar. Bir kurt ulumasıdır uzaklardan gelen, ya da göğü türlü renklere boyayan kuzey ışıkları. Kızakların karda çıkarttığı hışırtıya eşlik eden sağır edici sessizliktir, ya da kızak durur durmaz bunu sorgulayan köpeklerin çığlıkları…

“Sonsuz karanlık, ateş ve buz” diye tanımlar Dante cehennemi. Oysa kısa ve karanlık günler, ateş başı sohbetleri ve dondurucu soğuk hayatın ta kendisidir burada. Hayatta kalmak için uyum sağlamaktan fazlasıdır yaşam. Yaşadığını unutmak, rüyada gibi yaşamaktır Laponya…


Aptalca soru yoktur; sorulmayan sorular yüzünden yapılan aptalca hatalar vardır” diye söze giriyor Petri. Isınması için çalışır vaziyette bıraktığımız kar motorlarının önünde Petri’yi dinlerken açıkta kalan tek yerim olan gözlerimin ve burnumun donduğunu hissediyorum. Hava -17°C ve hafif kar yağışı var ama Laponya koşullarında hayatta kalabilmek için üstüm çok sıkı: termal içlikler, iki kat yün çorap, kargo pantolon, yün kazak, kafamda balaklava, ellerimde iki kat eldiven, hepsinin üzerine giydiğim bir kar tulumu, içi kürklü botlar ve kafamda kürklü şapka. Zaten çok soğuk olan havaya ek olarak bir de kar motorlarıyla dolaşıp rüzgâra maruz kalınacağı için çok sıkı giyinmek gerekiyor.

Laponya'da bulutlu bir gün // Burak Doğansoysal (c)
Canon 5d MkII + Canon 24-105mm f4.0

Petri işini çok ciddi yapan bir rehber. Her sabah mutlaka güvenlik brifingi verip kar motoru tekniklerinin üzerinden geçiyor. Üçüncüye dinlediğim yarım saatlik eğitimin sonunda motorlara binebileceğimiz talimatı verilince büyük bir heyecan ve hevesle motoruma biniyorum. Vücudumun geri kalanı için pek faydası olmasa da motorun gidonu ısıtmalı ve en azından ellerimin donmasına mani oluyor. Her sabah olduğu gibi Petri öncelikle geniş ve dümdüz olan anayola çıkıp en önde yavaşça gidiyor. Az önce eğitim alanların motorlara alışması, diğer motorlarla haberleştikleri el işaretlerini pekiştirmesi yaklaşık 15 dakika alıyor ve Petri herkesin motorlara hâkim olduğuna ikna olunca dar bir orman yoluna girip tempoyu biraz arttırıyor. Kör edici beyazlık, devasa çam ağaçları ve muhteşem manzaralar eşliğinde seyrederken rüzgârın da etkisiyle içime işleyen soğuk üşütmek yerine adeta dinginlik veriyor. Hava o kadar temiz ve taze ki içime çektiğim her nefeste ciğerlerim yanıyor.

Yaklaşık bir saatin sonunda Petri herkesin motorlara alıştığına ikna olmuş olmalı ki çok dar, hafif engebeli bir patikaya giriyor ve hızı biraz arttırıyor. İşte şimdi gerçekten adrenalin pompalamaya başlıyor vücudum. Sağlı sollu sık ağaçların olduğu dar bir patikada hızla giderken karşımıza çıkan tümseklerde kızaklar yerden kesiliyor, midemde kelebekler dolaşıyormuş hissi çok kısa sürse de yüzümü güldürüp içimde daha hızlı gitme isteği uyandırıyor.

Kar motorlarıyla gezi // Burak Doğansoysal (c)
Canon 5d MkII + Canon 24-105mm f4.0

Yüksek bir tempo yakalamış, yarıştaymışçasına dolaşırken Petri dur işareti yaparak yavaşlamaya başlıyor. Sırayla herkes arkasındakine dur işaretini gösteriyor ve kısa süre içerisinde sekiz motorluk grubumuz tamamen duruyor. Eliyle işaret ederek, takip ettiğimiz patikada yaklaşık 25 metre ileriyi gösteriyor Petri; beş bireylik bir ren geyiği grubu ağaçların arasında en sevdikleri yiyecek olan likenlerle besleniyor. Laponya’da ren geyiği hayatın her alanında çok önemli bir yer teşkil ediyor; ızgaradan yahniye her türlü geyik eti yemeği pişiriliyor, kürkünden kıyafet ve battaniye yapılıyor, kızaklara koşularak gücünden istifade ediliyor, boynuzundan çeşitli el aletleri ve ev eşyaları yapılıyor. Laponya’nın hemen her yerinde ren geyiği yetiştirilen çiftlikler olsa da ormanda o anda gördüklerimiz gibi yabani ren geyiklerine rastlamak her zaman mümkün. Beslenen geyikleri ürkütmeden bir süre seyrediyoruz ve hayvanlar ormanın derinliklerinde kaybolunca yolumuza devam ediyoruz.

Çiftlikte ren geyiği seven turistler // Burak Doğansoysal (c)
Canon 5d MkII + Canon 24-105mm f4.0

Kar motorları ile gezmek o kadar keyifli ki kimsenin durmaya niyeti yok. Ancak öğlen oluyor ve bir şeyler atıştırmamız gerek. Daracık bir patikadan yokuş yukarı seyrediyoruz ve bir süre sonra patika motorlarla geçemeyeceğimiz kadar daralıyor. Petri “dur” işareti yapınca herkes duruyor. Motorları durdurup kasklarımızı çıkartıyoruz ve motorlardan iniyoruz; yola yürüyerek devam edeceğiz. Kış aylarında kuzey kutup bölgesinde yer alan Laponya’da günler çok kısa ve genelde güneş yüzünü pek göstermiyor. İçine daldığımız orman ise ağaç yoğunluğu yüzünden adeta gece gibi. Yokuş yukarı patikadan tek sıra yürürken sadece botlarımızın karda çıkarttığı gıcırtı ve nefesimizin sesini duyuyoruz. Dondurucu soğuk ve hareketi kısıtlayan kat kat kıyafete rağmen içimde sonsuz bir huzur hissediyorum.

Yoğun karda kolay yürümeyi sağlayan hedik // Burak Doğansoysal (c)
Canon 5d MkII + Canon 24-105mm f4.0

Tertemiz ve taptaze havayı ciğerlerimize doldurarak yürüyoruz ve ufacık ahşap bir kulübeye geldiğimizde duruyoruz. Devlet tarafından yapılmış ancak halk tarafından sahip çıkılan ve kapısında kilit olmayan bu tarz kulübeler Laponya’da çok yaygın. Yürüyüş, kayak ve kar motoru parkurlarının belirli yerlerine yapılmış bu kulübelerde ateş yakılması için odun her daim mevcut. Ancak bu odunu devlet koymuyor. Koşulları son derece çetin olan Laponya’da kaybolan, sakatlanan veya çok üşüyerek bu kulübelere sığınacak ziyaretçiler düşünülerek, kendisinden sonra gelecek kişi odun bulacak durumda olmayabilir mantığıyla kulübeyi son kullanan kişi bırakıyor bu odunları. Petri içerideki odunlar ile ateş yakıyor, bacası hariç açık hiç bir yeri olmayan kulübe ısınırken yanında getirdiği çaydanlığa suyu doldurup kaynamaya bırakıyor.

Ahşap kulübe // Burak Doğansoysal (c)
Canon SX200 IS

Öğle yemeği menüsü çok zengin: Peynirli ve Finlandiya’ya özgü sucuklu sandviç, sıcak çikolata, çay ve kahve, çok tüketildiği için “Finlandiyalıların sebzesidir” diye esprisi yapılan sosis ve içeceğimize bandırarak yiyeceğimiz kıtır bir tatlı. İçeceklerimizi seçiyoruz, sandviçimizi ısınması için ateşin üzerindeki ızgaraya bırakıyoruz, çakıyla sivrilttiğimiz dal parçalarına sosislerimizi takıyoruz ve buz gibi Laponya’nın ortasında, ufak ama sıcacık bir kulübede bize ziyafet gibi gelen, aslında son derece basit öğle yemeğimizi yiyoruz.

Kulübede ateş başı keyfi // Burak Doğansoysal (c)
Canon SX200 IS

Yemeğin ardından biraz daha ısındıktan sonra civardan odun topluyoruz, kulübeyi bulduğumuz gibi bırakıp kapısını kapatıyoruz ve motorlarımızı bıraktığımız yere yokuş aşağı yürüyoruz. Kış aylarında günde sadece 3,5 – 4 saat güneş yüzü görebilen Laponya’da biz içerideyken hava tamamen kararmış. Ancak her yeri kaplayan karın sebep olduğu yansıma sayesinde etraf normalden biraz daha aydınlık.

Motorlarımıza ulaştıktan sonra kasklarımızı takıp Petri’ye hazırız sinyalini verip yola koyuluyoruz. Artık herkes motorlara son derece hâkim ve zor parkurlardan çok daha rahat ve hızlı geçerek dönüş yoluna koyuluyoruz. Son derece zevkli ve tempolu dönüş yolculuğunun ardından ziyaretçi merkezine geldiğimizde sıcacık bir bardak çay sipariş edip, üstümdeki katmanlardan birkaçını çıkartarak şömine başında günün yorgunluğunu atmaya çalışıyorum. Çayımı yudumladıktan sonra şöminenin sıcaklığı ve odunların hipnotize eden çıtırtısı eşliğinde göz kapaklarım ağırlaşıyor.


Jack London romanlarında tasvir edilen bir sahnedeyim. Çadırıma birkaç metre uzakta yanan ateş, yanı başımda da yemeklerini yiyip arada birbirleriyle didişen köpekler. Köpeklerin çektiği kızağım bir köşede, taşıdığım yükler ise kızağın üzerinde duruyor. Yatmadan önce ısınmak için ateş başında çayımı yudumlarken birden gök alev alıyor; ama bu alev yeşil. Titriyor, dans ediyor, parlıyor, sönüyor yeşil alevler. Uyanıkken görülen bir rüya gibi büyülüyor beni kuzey ışıkları. Elbette bilimsel (*) bir açıklaması var kuzey ışıklarının. Ancak o anın büyüsüyle Fin mitolojisindeki açıklama daha akla yatkın geliyor. Evet; bu inanılması güç ve etkileyici manzaraya gökyüzünde dolaşırken kuyruğunu yıldızlara süren büyülü bir tilki sebep oluyor olabilir.


Kuzey ışıklarının dansına dalıp gitmişken bir el sarsıyor omzumu. Şömine başında ne kadar uyukladım bilmiyorum ama Petri beni uyandırıp yemeğin hazır olduğunu haber veriyor. Gördüğüm rüyanın etkisinden sıyrılmam birkaç dakikamı alıyor ve sonrasında yemek salonuna gidiyorum. Üç çeşit ev yapımı ekmek, ringa balığı filetosu ve tatlı salatalık turşusu eşliğinde ren geyiği eti, soğan ve patatesle yapılan yerel lezzet “Porokiusaus” yedikten sonra erkenden ahşap kulübeme çekiliyorum. Dışarısı zifiri karanlık, kulübemin içi sıcacık, banyonun yanındaki sauna ise tüm yorgunluğumu almak istercesine alev alev yanıyor. Konakladığım tesiste alarm sistemi var ve kuzey ışıkları görülürse derhal çanları çalıp alarm vereceklerini biliyorum. Sıcak bir sauna keyfinin ardından kuzey ışıkları hayali ve yarın köpeklerin çektiği kızakla yapacağım gezinin heyecanıyla uykuya dalıyorum…

Kızakları çeken "husky" cinsi köpek // Burak Doğansoysal (c)
Canon 5d MkII + Canon 24-105mm f4.0


(*) Kuzey Işıkları  (Aurora borealis): Güneşten kopan elektrik yüklü parçacıkların dünyanın atmosferine girerken manyetik alan yüzünden kutuplara yönelmesi ve atmosferdeki nitrojen ve oksijen molekülleriyle çarpışması sonucu gökyüzünde oluşan büyüleyici bir ışık gösterisi...

19 Ocak 2014 Pazar

Elsa'nın Hikayesi - III / III



Adamsonlar’ın bir senelik izni göz açıp kapatıncaya kadar geçmişti. Kenya’ya döndükten hemen sonra George Adamson eşine verdiği sözü tutarak derhal seyahat hazırlıklarına başladı. İngiltere’de geçirdikleri bir sene boyunca Joy neredeyse hiç yerinde duramamış, Elsa’yı aramak için çıkacakları seyahati iple çekmişti. Kamp malzemeleri ve erzaklar yüklendikten sonra yardımcılarıyla birlikte yola koyuldular.

Aslan ailesi // Burak Doğansoysal (c)
Canon 1dx + Canon 500mm f4.0 IS

Kamp alanını kurduklarında hava çok sıcaktı. Böyle havalarda önceki sene geçirdiği ağır sıtmanın etkisinden henüz yeni yeni kurtulan George çok bitkin düşüyordu. Joy bir an önce araziye çıkıp Elsa’yı aramak istese de yol yorgunu eşinin dinlenmesi gerektiğini biliyordu. Bir sene beklemişti, bir gün daha bekleyebilirdi. O gece Joy için geçmek bilmedi…

Adamsonlar sabah erkenden araziye çıktılar ve nereden başlayacaklarını bilemedikleri için ilk olarak Elsa’yı bıraktıkları bölgeye giderek O’nu son gördükleri kayalıklardan başladılar aramaya. Arazi çok büyüktü ve bu bölgede yaşayan çok sayıda aslan vardı. Ellerinden geldiği kadar büyük bir alanı taramaya çalışıyorlardı ama gördükleri onlarca aslandan hiç biri Elsa değildi. Arayışları günler sürdü ama Elsa’dan iz yoktu. Aradan bir sene geçtikten sonra Elsa vahşi doğaya adapte olmuş ve yaşıyor olsa bile onu bulabileceklerinin garantisi yoktu ve Joy bunun farkındaydı. Birkaç gün daha aradıktan sonra kampı toplayıp görev yerlerine dönmeleri gerekiyordu.

Yavru aslanlar // Burak Doğansoysal (c)
Canon 1dx + Canon 500mm f4.0 IS

Bir gün sabahın ilk ışıklarından beri devam eden arayış gün batarken kamp alanında son bulduğunda Joy ve George çok yorgundular. Temizlenip kıyafetlerini değiştirmek için çadırlarına çekildikleri esnada dışarıdan gök gürültüsünü andıran bir kükreme geldi. George silahını aldı ve hemen dışarı fırladılar. Kamp alanına yaklaşık 20 metre uzaktaki kayalıkların üzerinde tüm ihtişamıyla erkek bir aslan duruyordu. Aslan son derece rahattı; sanki kamptakilerin kim olduğunu biliyordu ve onları selamlamaya gelmişti. Tam o sırada çalılıkların arasından çıkan aslanı gördüler ve Joy heyecanına engel olamayarak Elsa’nın ismini haykırdı. Aynı çatı altında üç senelerini geçirdikleri aslanı görür görmez tanımışlardı ama heyecanları bununla da kalmamıştı: Elsa’nın arkasında annelerini takip eden üç ufak yavru oyunlar oynayarak dolaşıyordu. Elsa adımlarını hızlandırdı ve eski günlerde olduğu gibi Joy’un kucağına atladı. Bu sahne karşısında sert kişiliği ve sağlam duruşuyla tanınan George Adamson’ın bile gözlerinden yaşlar akıyordu.

Erkek aslan // Burak Doğansoysal (c)
Canon 1dx + Canon 500mm f4.0 IS

Elsa ve Joy kısa bir süre hasret giderdikten sonra kayalıklardaki aslanın ufak kükremelerle uzaklaştığını gördüler. Elsa için gitme vakti gelmişti. Joy, George ve yardımcılarına son bir kez sarılıp sürtündükten sonra bebeklerini peşine takarak çalıların arasında kayboldu Elsa. 

O gece kamp alanında çıt çıkmıyordu. Yemekler yenmiş, geri dönüş için hazırlık yapılmış, ateş başında sessizce oturuyorlardı. Herkesin yüzünde engel olamadıkları bir gülümseme, gözlerde ise geçmek bilmeyen yaşlar vardı.


Elsa’nın hikâyesi aslında bu ziyaretten sonra da devam ediyor ama maalesef mutlu sonla bitmiyor. Adamsonlar ile buluşmasından kısa bir süre sonra Elsa keneden geçen ve kedigilleri etkileyen bir parazit yüzünden hastalanıp ölüyor ve henüz yeterli olgunluğa erişmemiş yavruları için Adamsonlar yeniden kolları sıvıyor. Yavrular annelerinden avlanmayı tam öğrenemediği için bölgedeki yerlilerin kolay av olan sürülerine saldırıyorlar ve bu da yerliler ile aslan yavruları arasında çatışmaya yol açıyor. Yavrular gerekli ayarlamalar yapıldıktan sonra bir müddet kontrol altında tutuluyor, avlanabilecek olgunluğa eriştikten sonra Serengeti’ye naklediliyorlar. George Adamson’ın mecburen vurduğu bir aslanın hikayesi yıllar sonra büyük bir doğa koruma programına dönüşüyor.

Dişi aslan ve akbabalar // Burak Doğansoysal (c)
Canon 1dx + Canon 500mm f4.0 IS

Joy ve George Adamson Kenya’da görev yaptıkları esnada tatillerini geçirmek ve emekliliklerinde oturmak için Naivasha Gölü kenarında bir ev alıyorlar. İşte geçtiğimiz Kasım ayında bu evde kaldığımda Joy tarafından çizilmiş resimleri ve George tarafından çekilmiş fotoğrafları gördüğümde bu hikayeden çok etkilendim. Doğayı seven, özellikle aslanları doğal ortamında görmüş herkes için hikaye çok dokunaklı ve ilgi çekici ancak bir doğa koruma gönüllüsü olarak hikayenin devamı benim için daha önemli. Elsa’nın esaret altında büyütülüp daha sonra doğaya salınmasının ardından benzer bir uygulamanın annesiz kalan Elsa’nın yavruları için yapılması, ilerleyen yıllarda da yine Joy Adamson tarafından bir çita ve bir leoparın doğaya geri salınması günümüzdeki yaban hayat rehabilitasyon çalışmalarının temelini atıyor. Ancak Joy ve George Adamson öncelikle çocukların eğitimine ve bilinçlenmesine önem verdikleri için her şeyin başlangıcı olan Elsa’nın adını verdikleri bir doğa koruma fonu kuruyorlar: Elsa Conservation Trust (ECT).

ECT’nin amacı Kenya’da ve dünyanın diğer bölgelerinde eğitim programları yürüterek özellikle çocukların doğa ve doğa koruma konusunda bilinçlenmesini sağlamak, çocukları eğiten akademik personeli eğiterek çocuklar üzerinde etkisi olan öğretmenleri bilinçlendirmek ve çeşitli burslar vasıtasıyla özellikle arazi çalışmalarına, araştırmalara finansman sağlamak.

Masai Mara'da bir aslan // Burak Doğansoysal (c)
Canon 1dx + Canon 500mm f4.0 IS

Önümüzdeki haftalarda Elsa Conservation Trust’ın ve dünyanın önde gelen farklı doğa koruma derneklerinin çalışmalarından detaylı olarak söz ederken yaklaşık iki senedir proje koordinatörlüğünü yürüttüğüm Dörtdivan Akbabaları Koruma Projesi’ne de değineceğim…


Av hazırlığında dişi bir aslan // Burak Doğansoysal (c)
Canon 1dx + Canon 500mm f4.0 IS

13 Ocak 2014 Pazartesi

Elsa'nın Hikayesi - II / III



Joy Adamson
o günden sonra tüm vaktini kedilere adamıştı. Big One üç yavrunun en irisi olduğu için fiziksel üstünlüğünü her fırsatta konuşturuyor, Lustica her türlü şaklabanlığı yaparak her zaman yaramazlıkları başlatan taraf oluyor, Elsa ise ufak tefek oluşunu zekası ve meraklı kişiliği ile telafi ediyordu. Joy üç kediyle de harika vakit geçiriyordu ancak Elsa ile arasında daha ilk günden özel bir bağ kurulmuştu.

Yavru aslan // Burak Doğansoysal (c)
Canon 30d + Canon 100-400mm f4.0 - 5.6 IS

Adamsonlar’ın evinde yardımcılar olmasına rağmen aslan yavruları ile başa çıkmak oldukça zordu. Süt içip şöminenin önünde miskince uyudukları günler geride kalmış, artık et ağırlıklı diyetleri sayesinde oldukça irileşmişlerdi. Koşup oynamak için çok geniş alanları olmasına rağmen aslanlar en çok içinde büyüdükleri evde oynamayı seviyorlardı. Artık çok büyüdükleri için eve girmelerine müsaade edilmiyor ancak evin etrafında her türlü önlem alınmış olmasına rağmen aslanlar yakaladıkları her fırsatta içeri dalıyor ve evi talan ediyorlardı.

Yavru aslan // Burak Doğansoysal (c)
Canon 5d MkII + Canon 500mm f4.0 IS

George Adamson anneyi vurup yavruları eve getireli altı ay olmuştu. Yavru aslanlar çok büyümüş, Adamsonlar aslanların bakımı ve beslenmesi ile başa çıkamaz olmuştu. Milli parklar idaresinden de aslanların gönderilmesi yönünde bir uyarı gelince George Adamson istemeyerek de olsa seçenekleri değerlendirmeye başladı. Yavrular vahşi doğada büyümedikleri için doğada barınmaları imkânsızdı; Rotterdam Hayvanat Bahçesi’nden de talep gelince aslanların Hollanda’ya gönderilmesine karar verildi. Gerekli ayarlamalar yapıldı ve üç kardeş onları Hollanda’ya götürecek uçağa yüklenmek üzere kafesler içinde başkent Nairobi’ye getirildi. Joy Adamson hayatının en kötü günlerinden birini yaşıyordu; üç aslanı da çok seviyordu ama özellikle Elsa’nın yokluğuna dayanamayacağını hissediyordu. Sevdiği kadını bu kadar üzgün görmeye dayanamayan George Adamson son dakikada bir değişiklik yaptı ve eşine sürpriz yaparak Elsa’yı kardeşleriyle birlikte hayvanat bahçesine yollamadı. Gözlerinden yaşlar akarken karşısında Elsa’yı gören Joy daha şiddetli ağlamaya başladı; ancak bu defa gözlerinden dökülenler mutluluk gözyaşıydı.

Joy o günden sonra gittiği her yere Elsa’yı da götürdü. Nehir kenarında resim çizmeye gittiğinde Elsa da onunla geliyor, nehirdeki balıkları yakalamaya çalışıyor, su içmeye gelen antiloplarla ve fillerle oynamak istiyordu. Annesinden avlanmayı öğrenmediği için bu oyunlar Elsa için sadece eğlence amaçlı kovalamacalardan ibaretti. George Adamson’ın görevi gereği uzun seyahatlere çıktıklarında önde Land Rover jipleri, arkada Elsa için özel olarak kasasına kafes yapılmış kamyonet ile seyahat ediyorlardı. Özellikle Hint Okyanusu kıyısına yaptıkları seyahat Elsa için çok değişik bir deneyim olmuş, başlarda tuzlu sudan pek hoşlanmamış olsa da daha sonra sudan çıkmak bilmemişti.

Ağaca tırmanmış genç bir aslan // Burak Doğansoysal (c)
Canon 5d MkII + Canon 500mm f4.0 IS

Elsa kardeşlerinden ayrılalı iki buçuk sene, Adamsonlar’la yaşamaya başlayalı üç sene olmuştu. Artık iyice irileşmiş, bölgedeki yabani hayvanlarla oyunları avlanmayı andırır şekle dönüşmüştü. Hayatı boyunca canlı av yemediği için ne yapacağını bilmiyordu ama artık zaman zaman kovaladığı hayvanları yakalayıp yere indirir olmuştu. Civardaki köylerden de homurtular yükselmeye başlamıştı; Elsa evcil ve yabani hayvan ayırımını bilmediği için bazen köylülerin keçileri ve sığırları ile de oynamak istiyor, bu da ister istemez evcil hayvanların yaralanması ya da ölmesi ile sonuçlanıyordu. Bir gün Elsa’nın büyük bir fil sürüsünün arasına dalması ve korkan fil sürüsünün koca bir köyü dümdüz ederek büyük zarara yol açması bardağı taşıran son damla olmuştu. Milli Parklar yetkilileri Adamsonlar’a son uyarılarını yaparak bir an önce Elsa’ya bir hayvanat bahçesi bulmaları talimatını verdi. George Adamson doğada tek başına barınma şansı olmayan Elsa için hayvanat bahçesinin en iyi çözüm olduğunu biliyor ama Joy’u bir türlü buna ikna edemiyordu. “Özgür doğdu, özgür yaşamalı” diyordu Joy.

Aslan ve fil // Burak Doğansoysal (c)
Canon 1dx + Canon 500mm f4.0 IS

Karar verilmişti; daha önce yapılmamış bir şey olsa da Elsa’ya nasıl avlanılacağını öğretmeye çalışıp onu doğaya salacaklardı. Kimse bu fikre pek ikna olmamıştı ancak Adamsonlar’a ek süre verildi.

İlk denemeler çok başarısızdı. Doğaya alışması için Elsa’nın geceyi dışarıda, vahşi doğada geçirmesi gerekiyordu ancak her seferinde yolunu bulup çiftliğe geri dönüyordu. Bölgeyi çok iyi bilen Elsa’nın doğaya alışması için başka bir bölgeye gitmeleri gerekiyordu ve bunun için gerekli izinleri alarak seyahat hazırlıklarına başladılar. 380 kilometrelik yol üç gün sürmüştü; Elsa’yı salmayı uygun buldukları bölgeye varır varmaz kamp kurdular ve Elsa’yı kamptan uzak bir bölgeye bıraktılar. Bu ilk gece Joy için dayanılmaz olmuştu; sağdan sola soldan sağa dönmekten bir dakika bile uyuyamamıştı. Günün ilk ışıkları ile birlikte yola koyuldular ve Elsa’yı bir gece önce bıraktıkları noktada korku içinde buldular. Elsa onları gördüğüne çok sevinmişti. Denemeler haftalarca devam etti. Elsa geceleri dışarıda geçirmeye alışıyordu ama avlanamadığı için doğada barınma şansı hiç yoktu. Elsa’nın yanına geceleri George’un avladığı antilobu ya da zebrayı bırakıyorlar, aç kalınca onu yiyerek yabani hayvanları yemeye alışmasını ümit ediyorlardı. Sancılı ve uzun bir süreçti ancak Elsa yavaş yavaş alışıyordu.

Avına kilitlenmiş bir aslan // Burak Doğansoysal (c)
Canon 1dx + Canon 500mm f4.0 IS

Sıra Elsa’yı kabul edecek bir aslan grubu bulmaya gelmişti. İlk denemeler yine oldukça başarısızdı, vahşi doğada yaşayan aslanlar Elsa’yı kabul etmiyor, Elsa her seferinde yaralanıyordu. Yetkililerin verdiği ek süre bitmek üzereydi ve artık Adamsonlar’ın hiç ümidi kalmamıştı. George, Elsa’nın doğada barınamayacağına ikna olmuştu ancak Joy hayvanat bahçesinde demir parmaklıklar arasında yaşamasındansa Elsa’nın doğada şansını deneyip özgürce ölmesini tercih ediyordu.

Adamsonlar’ın bölgedeki son günleriydi ve yavaş yavaş kampı toparlayıp dönüş hazırlıkları yapmaya başlamışlardı. İşte o sırada hiç beklenmedik bir şey oldu. Elsa’nın kızışma dönemi gelmişti ve çiftleşmek üzere sürülerinden ayrılmış bir erkek ve bir dişi aslanla karşılaşmışlardı. Elsa bunun son denemesi olabileceğinin farkındaymış gibi Joy ve George’un yanından ayrılıp emin adımlarla kaderine doğru yol aldı; ya özgür ölecekti ya da özgür yaşamaya devam edecekti. Aslanlar Elsa’yı çok iyi karşılamadılar, oldukça çetin bir tanışma oldu ancak Elsa geri adım atmadı, pes etmedi ve aslanlarla altlı üstlü mücadele içinde gözden kayboldu. Joy müdahale etmemek için kendini zor tutuyordu ancak evden ayrılan yavrusunun özgürlüğüne kavuşmasını her şeyden çok istiyordu. Bir süre aslanların ardından bakakaldılar, daha sonra da kampa geri döndüler. Kampı toplayıp evlerine döndüklerinde George Adamson’ın bir senelik görev değişikliği zamanının geldiğini ve İngiltere’ye dönmeleri gerektiğini öğrendiler.

Aslan ve avı // Burak Doğansoysal (c)
Canon 5d MkII + Canon 100-400mm f4.0 - 5.6 IS

George o gün Joy’a söz verdi; bir sene sonra Kenya’ya döndükleri gün Elsa’yı bıraktıkları bölgeye gelerek O’nu arayacaklardı. İkisi de Elsa’nın o ilk geceyi dahi çıkartabildiğinden emin değildi ama Elsa’nın vahşi doğada yaşıyor olma ihtimali bile içlerini ısıtmaya yetiyordu… 

Devamı haftaya...

Aslan ve avı // Burak Doğansoysal (c)
Canon 5d MkII + Canon 500mm f4.0 IS

5 Ocak 2014 Pazar

Elsa'nın Hikayesi - I / III



George Adamson
için rutin bir görev olsa da etrafında heyecanla olayları anlatan yerliler çok tedirgindi. Görünen o ki Kenya’nın kuzeyindeki bölgede 1956 yılının başından beri terör estiren erkek aslan insanların huzurunu epeyce kaçırmıştı. Kenya Milli Parkları için çalışmaya başladığı 1938 senesinden beri Adamson’ın kaçak avcılar dışındaki en önemli görevi insanlara veya evcil hayvanlara saldıran aslanları avlayarak saf dışı bırakmaktı. Yerlilerin tarif ettiği iki insan boyundaki erkek aslanın yelesi anlatılanlara göre uzaktan bakıldığında güneş kadar büyük ve yuvarlak görünüyordu. Adamson her an aslana yem olma endişesiyle yaşayan yerlilerin anlattıklarının çok abartılı olduğunu bilse de hemen hazırlıklara başladı. İki yardımcısı ile birlikte bir haftalık erzak ve yeterince mühimmat ile iki gün sonra yola koyuldu.

Erkek aslan // Burak Doğansoysal (c)
Canon 5d MkII + Canon 100-400mm f4.0 - 5.6 IS

Adamson’ın sorumlu olduğu kuzey Kenya’da büyük aslan grupları vardı ancak ormanlık ve kayalık arazi yüzünden iz takibi oldukça zordu. Yerlilerin tarif ettiği bölgede aramalara başlayan ekibin “insan avcısı” devasa erkek aslanın izini bulmaları tam üç günlerini aldı. Adamson çok tecrübeliydi ve tecrübeyle pekişen altıncı hissi dikkatli olmaları gerektiğini söylüyordu. Adamlarından tetikte olmalarını istedi. Birbirlerine 20 adım mesafe ile yan yana yürüyen avcılar önlerindeki kayalıkları yeni aşmışlardı ki çalıların arasından şimşek gibi fırlayan aslanı göremediler. Sessizliği yaran gürlemesi ile ortadaki adamını, üzerine atlayan aslandan korumak için refleks ile bir el ateş etti Adamson. Aslanı vurduğuna emindi zira aslanın saldırdığı adamı kurtulmuş, aslan ise inlemeye benzer bir ses çıkartmış ve arkasında kan izleri bırakarak çalılara dalmıştı.

Kenya'nın kuzey bölgesi içinde yer alan Samburu // Burak Doğansoysal (c)
Canon 30d + Canon 400mm f5.6

Aradıkları aslan bu değildi; Adamson’ın nefsi müdafaa ile vurduğu aslan dişiydi ama en az yerlilerin tarif ettiği kadar korkunç ve saldırgandı. Saldırıdan hafif yaralarla kurtulan avcıyı da yanlarına alarak izleri takip etmeye devam ettiler. Yaralı ve çaresiz bir aslanın avın hedefindeki erkek aslan kadar tehlikeli olacağını biliyorlardı ve bu yüzden maalesef başladıkları işi bitirmeleri gerekiyordu. Arkasında ayak izi ve tüy dışında kan izi de bıraktığı için avcılar aslanın saklandığı kayalıkları kolaylıkla buldurlar. Adamson temkinli bir şekilde kayalara yaklaştı ve silahının namlusunu kayaların arasından sokarak bir el ateş etti. Acı bir çığlığın ardından kayalardan fırlayan aslan Adamson’a saldırmak üzereydi ki arkada tetikte bekleyen avcı can havliyle son saldırısını yapan aslanı havada vurdu. Dişi aslan yeri titreten bir şiddetle Adamson’ın ayaklarının dibine düştüğünde çoktan ölmüştü. Avcılar derin bir nefes aldılar…

Erkek aslan // Burak Doğansoysal (c)
Canon 5d MkII + Canon 500mm f4.0 IS

Adamları koşarak Adamson’ın yanına geldiklerinde aslan saldırısından kıl payı kurtularak hayatta kalmış bir adamın yüz ifadesi yerine son derece üzgün ve gözlerinden yaşlar akan bir adamla karşılaştıklarında çok şaşırdılar. Adamson aslanın yanına çökmüş boş gözlerle aslana bakarak kafasını okşuyordu. Görevi hayvanları korumak olan birinin mecburen öldürdüğü aslan için tuttuğu yastan fazlası vardı Adamson’ın bakışlarında. Neden sonra adamları da gördüler; avcılara saldıran aslanın memeleri uçlarından sızacak kadar süt doluydu. Cesur annenin saldırganlık sebebi aylarca karnında taşıyıp büyütmek için can attığı yavrularını koruma içgüdüsüydü.

Dişi aslan ve yavruları // Burak Doğansoysal (c)
Canon 5d MkII + Canon 100-400mm f4.0 - 5.6 IS

Sütten kesilmemiş yavruların anneleri olmadan hayatta kalma şansı olmadığı için derhal yerlileri de yanlarına alarak bir arama ekibi kurdular. Annenin yavruları saklayabileceği her taşın altına, her çalının dibine bakan ekip 2 gün sonunda kayaların arasındaki bir oyukta henüz sadece 1-2 haftalık, gözleri bile daha tam açılmamış 3 yavru buldular. Anneyi vurmanın hüznünü henüz üzerinden atamamış olan Adamson’ın içine yeniden umut dolmuş, yavruları da yanına alarak evinin yolunu tutmuştu.

Yavru aslan // Burak Doğansoysal (c)
Canon 5d MkII + Canon 100-400mm f4.0 - 5.6 IS

Adamson’ın Land Rover’ı aynı zamanda karargahı olan çiftliğin kapısından her zamankinden hızlı, tozu dumana katarak girdiğinde tüm çalışanlar ile birlikte büyük aşkı Joy da dışarı çıkmıştı. Kenya’da göreve başladıktan sonra tanışıp altı sene sonra da evlendiği Joy Adamson, botanik uzmanı, doğa koruma sevdalısı ve doğada gördüğü türleri resmeden iyi bir ressamdı. Heyecanla arabadan inip koşarak Joy’un yanına geldi George Adamson. Normalde safariden döner dönmez ilk işi Joy’u öpmek olurdu ama bu defa kolundan tutarak jipin yanına sürükledi sevgilisini. Joy arka koltukta ufacık çakır gözleriyle şaşkın şaşkın bakan üç yavru aslanı gördüğünde ellerini ağzına götürdü, nefesini tuttu ve belli belirsiz bir çığlık attı. Arka kapıyı açtı, aslanları kucağına aldı ve hemen oracıkta isimlerini koydu: Big One, Lustica ve Elsa…

Joy ve George Adamson’ın hayatları aslan yavruları çiftlik topraklarına ayak bastığı anda sonsuza dek değişmişti…

Devamı haftaya...

Dişi aslan ve yavruları // Burak Doğansoysal (c)
Canon 5d MkII + Canon 100-400mm f4.0 - 5.6 IS

29 Aralık 2013 Pazar

Boynuz...



Serin bir Afrika gecesiydi. Bulutsuz gökyüzünde tüm yıldızlar sayılıyor, yarım ay uçsuz bucaksız düzlükleri aydınlatmaya fazlasıyla yetiyordu. Zaman zaman uzaklardan duyulan sırtlan sesleri melodik baykuş ötüşlerini bastırıyor, ağustos böceklerinin kulak çınlatan sesleri sonsuzluğa yankılanıyordu. Siyah gergedan sıcak geçen gün boyunca dinlenmiş, akşam serinliğinden istifade otlamaya çıkmıştı. Devasa cüssesine inat,  arada sırada bastığı kuru dalların çıtırtısı dışında tamamen sessiz ilerliyordu karanlıkta.

Beyaz gergedan // Burak Doğansoysal (c)
Canon 1dx + Canon 500mm f4.0 IS

Afrika’da gece yırtıcılara aitti. Güneş batıp zamanın yeni hakimi karanlık olduğunda aslanlar, leoparlar ve sırtlanlar tüm hayvanların korkulu rüyası oluyordu. Ama gergedan kendinden ve gücünden emindi; onu alt edebilecek doğal bir düşmana sahip olmadığı için sessiz gecede sakince ilerliyordu.

Düzlükler kralı aslan // Burak Doğansoysal (c)
Canon 1dx + Canon 100-400mm f4.0 - 5.6 IS

Su birikintisinin başına geldi gergedan. Yediği onca otu ve yaprağı sindirebilmek için kana kana su içmesi gerekiyordu. Normalde antiloplar ile çevrili birikinti bu gece boştu ve çok sakindi. Gözleri iyi görmediği için detay seçemiyordu gergedan ama tam suya eğilirken tanımadığı bir koku aldı, ardından da belli belirsiz bir ses duydu. Kokuyu seçebilmek için kafasını kaldırıp öne uzattı, uzakları kokladı ama henüz tepki veremeden iki el silah patladı. Refleks ile arkasını dönüp koşmaya başladığı anda yine silah sesleri yankılandı gecede. Henüz üç dört adım atamamıştı ki gergedan olduğu yere yığıldı. Kalbine ve ensesine isabet eden kurşunların açtığı yaralardan ve ağzından kan boşanıyor, hızla nefes alıp verdikçe ölüme bir adım daha yaklaşıyordu. Başına gelenleri anlayamadı; son nefesini almak için çabaladığı esnada etrafında beliren insanları gördü sadece. Elinde testere olan adam gergedanın yüzüne doğru eğildi. Gergedanın son gördüğü manzara gözlerinden nefret ve hırs fışkıran bu adam oldu. Nefesi durdu ve gözleri kapandı gergedanın. Silah seslerinin yankısı henüz geçmemişti…


2013 yarın bitiyor ve herkesin temennileri benzer: sağlık, mutluluk, başarı, para vs… Tüm yıl yaşanan sorunlara, üzüntülere, olumsuzluklara rağmen büyük küçük herkesin yüreğine umut dolduran bir dönemde niye bu yazıyı yazıyorum? Çünkü maalesef 2013 senesi içinde yukarıda anlattığım sahne sadece Güney Afrika Cumhuriyeti’nde 688 kez yaşandı.

Gergedanın dünya üzerinde beş farklı türü bulunuyor ve tüm türlerin toplam nüfusu 23 bin birey olarak tahmin ediliyor: Tek Boynuzlu Hint Gergedanı (2950 birey kaldı, Hindistan ve Nepal’de yaşıyor, durumu kritik), Sumatra Gergedanı (200 birey kaldı, sayısı en hızlı azalan gergedan türü, Endonezya ve Malezya’da yaşıyor, durumu kritik), Beyaz Gergedan (14500 birey kaldı, Afrika’nın doğusu ve güneyinde yaşıyor, Kongo’da tamamen yok oldu, ciddi tehdit altında), Java Gergedanı (50 bireyden az kaldı, Endonezya’da yaşıyor, soyu tükenmek üzere, Vietnam’da tamamen yok oldu), Siyah Gergedan (4860 birey kaldı, Afrika’nın doğusu ve güneyinden yaşıyor, durumu kritik).

Tek boynuzlu Hint gergedanı // Burak Doğansoysal (c)
Canon 5dMkII + Canon 100-400mm f4.0 - 5.6 IS

Gergedanlar öldürülüyor çünkü maalesef işin ucunda çok büyük bir ekonomik çıkar yatıyor. Amerika Birleşik Devletleri’nde bu sene içinde yapılan bir operasyonda Çin’e gönderilmek üzere paketlenen 34 adet gergedan boynuzu ele geçirildi. Bu boynuzların ticaretini yapmaktan yakalanan 7 kişinin evinde toplam 1 milyon dolar nakit para ve yaklaşık 1 milyon dolar değerinde de külçe altın ele geçirildi. Her sene öldürülen gergedan sayısı düşünüldüğünde pazarın büyüklüğü ortaya çıkıyor. Peki bu ekonomik değer nasıl ortaya çıkıyor?

Gergedan boynuzu uzun süredir Uzakdoğu ülkelerinde geleneksel ilaç yapımında kullanılan bir madde. Günümüzde modern tıp teknikleri sayesinde artık birçok ülkede boynuzun kullanımı terk edilmiş durumda ancak Çin’de cinsel gücü arttırdığına inanılan karışımların içinde hala kullanılıyor. Ancak kaçak avcılığı körükleyen en büyük talep kanser ilaçlarında gergedan boynuzu tozu kullanılan Vietnam’dan geliyor. Aslında Vietnam’da gergedan boynuzunun alımı da satımı da yasadışı ama bu o kadar büyük bir pazar ki, ne yazık ki yasa dışı ticarete engel olunamıyor.

Habitat kaybı çita nüfusunu olumsuz etkiliyor // Burak Doğansoysal (c)
Canon 1dx + Canon 500mm f4.0 IS

Vietnam’da gergedan boynuzunun kilosu yaklaşık 65 bin Amerikan Dolarından alıcı buluyor. (Kıyaslama açısından, altının kilosu bugün yaklaşık 49 bin dolar.) Uzakdoğu’daki bu milyon dolarlık pazarı besleyebilmek adına bu iş için özel olarak eğitilmiş kaçak avcılar tarafından gergedanlar öldürülüyor. İşin en acıklı tarafı ise gergedan boynuzu insan tırnağı veya saçı gibi büyük ölçüde keratin proteininden oluşuyor ve boynuzun tıbbi olarak kanıtlanmış hiçbir faydası yok.

Fillerin durumu nedir merak ediyor musunuz? Afrika’da toplam 500 bin civarında Afrika fili bulunuyor. Daha doğrusu bulunuyordu çünkü 2013 senesi içinde toplam 22 bin fil kaçak avcılar tarafından öldürüldü. Süs eşyaları ve mobilya yapımında kullanılan ve kaçak olarak elde edilen fildişinin ana talebi Uzakdoğu’dan, çoğunlukla da Tayland’dan geliyor. Ham olarak gelen kaçak malzeme burada işlendikten sonra fildişi içeren ürünler büyük paralar karşılığı tüm dünyadan alıcı buluyor. IUCN ve TRAFFIC’in son açıkladığı raporlara göre ne yazık ki Türkiye de fildişi ticaretinde adı geçen transit noktalardan bir tanesi.

Afrika fili karadaki en büyük memeli // Burak Doğansoysal (c)
Canon 5d MkII + Canon 400mm f2.8

2013 yılı ülkemiz doğası için de çok parlak bir sene değildi. HES’ler, kesilen ağaçlar, kundaklama sonucu ve yol açmak için yok olan ormanlar gündemimizden hiç düşmedi. En son 40 yıl önce Beypazar’da fotoğrafı çekilen leoparın Anadolu topraklarındaki varlığı yeniden konuşulur olmuştu ki Diyarbakır’da çobana saldıran (?) bir leopar vurularak öldürüldü. Basına yansıyan haberlere göre ülkenin farklı yerlerinde başka leoparlar da öldürülmüş olmalı ki postları yasa dışı yollardan satılırken ele geçirildi. Yine vurularak öldürülen vaşaklar, araba çarpması sonucu ölen karakulaklar ve Türkiye'nin uydu vericili ilk dişi kurdu olan Asena’nın avcılar tarafından öldürülmesi 2013’te basında yer alan haberlerden bazılarıydı.

Kaçak avcılardan nasibini alan dağ gorilleri sadece 700 birey kaldı // Burak Doğansoysal (c)
Canon 5dMkII + Canon 70-200mm f2.8 IS

Yeni yılın daha iyi geçmesi için sadece temennide bulunmak ne yazık ki yeterli değil. Eğer yukarıda kısaca özetlediğim tabloyla ilgili bir şeyler yapmak ve 2014’te doğa katliamına dur demek istiyorsak aşağıdaki adımlardan başlayabiliriz:

* Fildişi, kürk ve her türlü yaban hayat kaynaklı eşyayı almaktan vazgeçelim. Doğa katledilerek üretilen ürünler alıcı bulduğu sürece bu katliamın devam edeceğini unutmayalım. Satın almayı durdurup doğal ürünlerin ekonomik bir değer olmasını engelleyelim. Eko turizmi destekleyerek yerel halklara hayvanların canlısının ölüsünden daha değerli olduğunu ispat edelim.

* Etkisini doğrudan hissetmesek de çeşitli ürünler hayvanların habitatları yok edilerek, orman arazileri katledilerek üretiliyor. Özellikle Afrika ve Latin Amerika’da kahve üretimi için açılan tarım arazileri, yapı ve mobilya sektörü ile kağıt üretimi için kesilen ağaçlar ormanda yaşayan birçok canlıyı evsiz bırakıyor. Son dönemde kahve üreticilerinin kutularında yer alan sorumlu tarım ibareleri, kitap basanların kontrollü ormanlardan elde edilen kağıt ile kitabı bastıkları bilgisi ürünlerin üzerilerinde yer alıyor. Tüketici olarak aldığımız ürünün kaynağını ve üretim şeklini kontrol ederek sorumlu üretimi teşvik etmek elimizde.

* Koruma çalışmalarına olabildiğimiz ölçüde maddi ve manevi destek olalım. Birçok uluslar arası koruma örgütü farklı türlerin korunması için evlat edinme programları yürütüyor, çeşitli koruma projeleri için bağış topluyor. Verebildiğiniz desteğin ne kadar küçük olduğu hiç önemli değil, yeter ki destek olun. Bir destek kampanyası için sadece 1 dolara satılan bir bileklik tüm dünyada toplam 1.1 milyon adet satıldı. Eğer vakit bulabiliyorsanız derneklerin, koruma örgütlerinin gönüllü çalışma programlarına katılın. Gönüllü insan gücü doğa korumada çok ihtiyaç duyulan bir unsur.

* Sirkler, hayvanat bahçeleri, yunus parkları günümüzde geçerliliğini yitirmiş, hayvanları tutsak etmekten başka fonksiyonu kalmamış kurumlardır. Buralara giderek bu kurumları desteklemeyin, yayılmalarını teşvik etmeyin. Bu konu başlı başına bir yazı konusu ve sevgili dostum Serkan Mutan’ın linkteki yazısını okumanızı tavsiye ederim: http://www.serkanmutan.com/2013/12/sucsuzlar-hapishanesi.html

* Çevremizi bilinçlendirelim, bilgi paylaşalım, eğitim çalışmalarına katılalım ve gittiğimiz her yerde etrafımıza bilgi aktararak gönüllü birer doğa korumacı olalım. Bir kişiden ne çıkar demeyin; bu mücadelede her birey büyük önem taşıyor.

2014 senesinin tüm canlıların uyum içinde var olarak yaşayabilecekleri aydınlık günler getirmesi dileğiyle…

Habitat kaybı ve zehirleme akbabaları yok ediyor // Burak Doğansoysal (c)
Canon 1dx + Canon 500mm f4.0 IS

Bukalemunlar egzotik hayvan ticareti için doğadan kopartılıyor // Burak Doğansoysal (c)
Canon 5dMkII + Canon 400mm f5.6

Yılanlar da egzotik hayvan ticaretinin kurbanları // Burak Doğansoysal (c)
Canon SX200 IS

26 Aralık 2013 Perşembe

Denge...



1934 senesinin Ocak ayıydı. İngiliz kolonisinin önde gelen çiftçilerinden olan Nellie Grant sohbet esnasında dostlarına kahvaltıdan sonra tarih yazmayı teklif etti: “Nakuru’da gölün karşı kıyısına yaya olarak geçen ilk insanlar olmaya ne dersiniz?” Göl, tarihinde yaşamadığı kadar büyük bir kuraklığın pençesindeydi.

Gnu leşi // Burak Doğansoysal (c)
Canon 1dx + Canon 17-40mm f4.0

Grant ve arkadaşları gölü yürüyerek geçeli 75 sene olmuştu ve o tarihten beri Rift Vadisi’nin yaşadığı en büyük ikinci kuraklığın yaşandığı 2009 senesinde göl kenarında flamingoları seyrediyordum.  Su iyice çekilmiş, en derin yerinde sadece bir metre kalmış, normalde kuşların ve balıkların olması gereken yerde fotoğraf çekiyordum. Kaynaklardan okuduğum kadarıyla Grant ve arkadaşlarının yaşadığı kuraklığın yanında gölün o anki durumu iyi bile sayılırdı ama bölgedeki çiftçiler kan ağlıyor, suya bağımlı hayvanlar ufacık bir tatlı su birikintisi başında büyük mücadeleler veriyordu. Sadece Nakuru Gölü’nün sembolü olan flamingolar mutluydu ve buharlaşma yüzünden tuzluluk oranı artmış o çok sevdikleri sığ sularda gönüllerince dolaşıyorlardı. Açlık ve susuzluk sonucu çok sayıda insan, on binlerce hayvan ölmüştü.

2010 senesinin sonlarına kadar süren kuraklık yılın son çeyreğinde gelen yağmurlarla birlikte yerini bolluk ve berekete bıraktığında insanlar Tanrı’nın bu lütfunu coşkuyla karşıladılar. Ancak artık ritim bozulmuş, Doğa Ana’nın dengesi şaşmıştı…

Nakuru'daki akasya ormanı // Burak Doğansoysal (c)
Canon 1dx + Canon 500mm f4.0

2013 senesi Kasım ayı; yine Nakuru Gölü kıyısındayım. Ancak bu defa göl milli park sınırlarının dışına taşmış, park merkezi ve korucuların lojmanları da dahil onlarca binayı sular altında bırakmıştı. Yerlilerle yaptığım sohbetlerde herkes göğün yarıldığını, yağmurların aylardır durmak bilmediğini anlatıyordu. Tarlaları su basmış, ürünler heba olmuş, insanlar yine açlık ile karşı karşıya kalmıştı.

Nakuru Gölü’nü sürekli besleyen bir kaynak yok ancak mevsimsel olarak göle akan altı tane nehir bulunuyor. Bu mevsimsel nehirler yoğun yağış yüzünden bir süredir yıl boyu akar hale gelince tahliyesi olmayan ve sadece buharlaşma ile su kaybedebilen Nakuru Gölü taşarak sınırlarının çok ötesine ulaşmış. Peki küresel ısınma, yoğun yağmur ya da kuraklığın bu yıkıcı etkilerine müdahale etme şansımız var mı? Neticeleri biliyoruz ama doğa olaylarının bu kadar yıkıcı sonuçlar doğurmasının sebepleri neler?

Su bastıktan sonra... // Burak Doğansoysal (c)
Canon 1dx + Canon 500mm f4.0

Rift Vadisi’nin en yüksek yağış alan yeri olan Mau Ormanı bölgenin su havzasının ve vadideki gölleri besleyen nehirlerin en önemli su kaynağı. Bölge geleneksel olarak Ogiek yerlilerinin yaşam alanı ancak bereketli topraklar uzun zamandır diğer etnik kökenlerden insanları çekiyor. Yeni gelenler yerleşim yerine ve tarım arazisine ihtiyaç duydukça ağaç kesiyor, her geçen gün artan yaşam alanı ihtiyacı neticesinde orman alanı yavaş yavaş azalıyor. Bugün Nakuru Gölü’nün yükselmesinin en önemli nedenlerinden bir tanesi de ağaç yoğunluğu azalan bölgenin toprak kaymasına engel olamaması. Mau’dan akan nehirler onları tutan köklerden yoksun toprakları beraberinde Nakuru’ya taşıyor ve bu topraklar gölün seviyesinin yükselmesine sebep oluyor. Ağaç yoğunluğu azalan Mau Ormanı’nın yeraltında eskisi kadar su tutamaması da Nakuru’yu mevsimsel besleyen nehirlerin yıl boyu akmasındaki en büyük sebep.

Baboon Hill'den taşmış Nakuru Gölü manzarası // Burak Doğansoysal (c)
Canon 1dx + Canon 24-105mm f4.0

Su iyidir; yağmur yağsın, barajlar dolsun deriz hep. Dengesi bozulmuş bir düzende su gerçekten iyi midir? Nakuru Gölü’nü çevreleyen milli parkta şu anda büyük bir kriz yaşanıyor. Nakuru’nun yüzölçümü gölü sürekli besleyen tatlı su kaynakları ile normalin birkaç katına ulaşmış olduğu için tuzluluk oranı oldukça düştü. Tuzluluk oranı düşük gölde de milyonlara varan sayılarda beslenen flamingoların en sevdiği besin olan mavi-yeşil algler üreyemiyor. Tuzlu sığ suları ve beslendikleri algleri bulamayan flamingolar artık gölü terk ettiler ve daha kuzeydeki Bogoria Gölü’ne göç ettiler. Bufalolar ve gergedanlar su basmayan yerlerdeki ufak kara parçalarına hapsoldular ve birer birer tahliye edilip diğer koruma alanlarına taşınıyorlar.

Beyaz gergedan // Burak Doğansoysal (c)
Canon 1dx + Canon 500mm f4.0

Bufalo ve oxpecker // Burak Doğansoysal (c)
Canon 1dx + Canon 500mm f4.0

Yırtıcılar için durum daha da vahim. Leoparlar ve aslanlar avları olan zebralara ve antiloplara su baskını yüzünden ulaşamıyorlar. Yerel gazetelerde gece park sınırları dışına çıkarak köylülerin keçilerini avlayan leopar haberleri çıkmaya başladı bile. Bölgesini belirleyen ve koruyan bu yırtıcı hayvanların av bulabilmek için yer değiştirmeleri hem insanlarla hem de diğer yırtıcılarla karşılaştıklarında büyük sorunlara neden olabilir.

Nakuru'da bir leopar // Burak Doğansoysal (c)
Canon 5d MkII + Canon 500mm f4.0

Masai Mara’dan sonra Kenya’nın en çok ziyaret edilen milli parkı olan Nakuru için tehlike bunlarla sınırlı değil; gölü çevreleyen sarı aksaya ağaçları da tuzlu su yüzünden ölme tehlikesi ile karşı karşıya. Göl kıyısında sohbet ettiğimiz, Nakuru’nun en lüks kamplarından birinin müdürü ve parkın yönetim kurulu üyesi olan Bay Job, habitata zarar veren su baskını ve hayvan tahliyesi devam ettiği takdirde turist gelmeyeceğini, daha da kötüsü milli parkın tamamen kapatılabileceğini belirtiyor. Şüphesiz böyle bir gelişme milli gelirinin birinci kalemi turizm olan Kenya için çok yıkıcı olacaktır.


Kenya hükümeti şu anda geçmişteki yanlış politikaların farkına vardı ancak iş işten geçti mi yoksa geri dönüş olabilecek mi göreceğiz. Mau Ormanı bölgesinde yerlilerle yapılan anlaşma ile tarım arazileri ve yaşam alanları kaydırılarak su havzasının 40 bin hektarlık bölümünde yeniden ağaçlandırma çalışması yapılıyor. Kısa vadede Nakuru Gölü’nün kaderi Doğa Ana’nın ellerinde olsa da umarım bundan sonra hassas dengeleri bozacak her türlü müdahalenin önüne geçilebilir…

Nakuru'da flamingolar // Burak Doğansoysal (c)
Canon 5d MkII + Canon 24-105mm f4.0

Nakuru'da flamingolar // Burak Doğansoysal (c)
Canon 5d MkII + Canon 500mm f4.0

Nakuru'da flamingolar // Burak Doğansoysal (c)
Canon 1dx + Canon 500mm f4.0